27 Ağustos 2009 Perşembe

Jukebox - 6

1- John Denver & Placido Domingo - Perhaps Love

2- Chris De Burgh - When I Think Of You

3- Coldplay - Lovers In Japan / Reign Of Love

4- Simon & Garfunkel - Sound Of Silence

5- Mark Knopfler - Daddy's Gone To Knoxville

6- Bruce Springsteen - Rosalita (Come Out Tonight)

7- Billy Joel - Uptown Girl

8- Gary Moore - Parisienne Walkways

9- Johnny Cash - Ring Of Fire

10- Bob Dylan - The Times They Are A-Changin'

European Super League

Şampiyonlar Ligi kuraları bugün saat 19.00' da.

26 Ağustos 2009 Çarşamba

Upton Park'da Savaş









Green Street Hooligans filmini izleyenlere çok da hayret verici gelmemiştir bu olaylar.

25 Ağustos 2009 Salı

Çok Açılmak İstemiyorlar

Atmosfer olarak tatsız bir maç olacağını tahmin etmek pek de zor değildi maçtan önce. Özellikle siyasi gündemi oldukça meşgul eden bir de mevzu var haliyle Diyarbakır'ı ilgilendiren. Taraftarlar hakkında uzun uzun şunu attılar, şöyle yaptılar demeye gerek yok. Maçın içine ettiler işte. Bunun Fenerbahçe neftretinden ziyade Diyarbakırspor'u baltalamak için yapıldığını düşünüyorum. Kendi takımlarına da atıyorlar zira. Maça çok iyi başlayan Diyarbakırspo'un hızını da kesmeleri cabası. Birileri Diyarbakır'ı süper ligde istemiyor anlaşılan.

Maça geçersek Diyarbakır'ın ilk 30 dakikada oynadığı oyun oldukça iyiydi. Fenerbahçe daha ne olduğunu anlayamadan kalesine şut üstüne şut yağdı. Tabii bunda henüz hazır olmayan Lugano ve saçma hatalar yapan Bilica'nın payları yadsınamaz. İlk gol çok aptalcaydı da, sonraki pozisyonlarda maçın 2-0 olmaması Fenerbahçe'nin şansı. Volkan Demirel'in kontrolünde direkten dönen top efsanesi sürüyor. Gökhan Gönül de özellikle çizgiden çıkardığı top ve attığı golle maçın adamı oldu. Fenerbahçe' nin ilk golü bence hazırlanış ve son vuruş açısından sezonun şu ana kadarki en güzel golü. Hücumdaki son iki adamın takımın sağ ve sol beki olması Fenerbahçe' nin beklerinin etkinliğini gösteriyor. Gökhan'ın son vuruşu da müthişti. Bu golden sonra oyun Fenerbahçe'nin insiyatifinde geçti. 2. yarı Kazım ve Emre oldukça etkiliydiler. Geçen seneden sonra ikisi de müthişler bu sezon. Fenerbahçe adeta iki yetenekli oyuncu transfer etmiş gibi. Bu ikilinin etkili performansıyla oldukça rahat geçti ikinci yarı. Semih yaptığı koşularla tehlikeler yaratsa da (bir de penaltı golü var) forvet ikilisinin çok etkili olduğunu söylemek güç. Güiza kafasını biraz daha kaldırmalı. Özer Hurmacı'dan çok şeyler bekliyorum. Biraz geç girdi; ama yavaş yavaş da olsa maç temposu kazanması gerek. Kısaca her yönden zor geçmesi gereken deplasmanın sorunsuz atlatılması güzel. Takım her yönüyle geçen senenin üstüne koymuş. Bir tek Bilica "error" veriyor. Önder daha çok tercih edilmeli bence.

Çoğu Fenerbahçe taraftarının hayalindeki tablo belliı: Tuncay'ın dönüşüyle Andre Santos'un Carlos'un yerine çekilmesi. Şayet bu hamle olursa zaten dinamo gibi olan sağ koridordan bir eksiği kalmayacak solun da. Bunun üzerine de Lugano ve Özer form tuttuklarında, Alex ve Mehmet Topuz da iyileştiğinde Fenerbahçe tarihinin en "taş gibi" takımlarından birine sahip olacak. Benzer bir havaya sahip Galatasaray'da da durum böyle. Muhteşem bir şampiyonluk yarışı bizi bekliyor gibi.

23 Ağustos 2009 Pazar

Hıncal Uluç Neyi Beğenir?

Evet sırada Hıncal Uluç'un geleneksel Trt'ye sallama şenliğinin bu seneki ayağı var. Kendisi bu ülkede hiçbir şeyi beğenmez, haklı olduğu konular olsa da her şeyi abartmakta onun üstüne yoktur ve çok peşin fikirli söylevleri vardır. Bu söylevler de çok kişiyi bayar genelde. Bu sabit yorumlarını şimdi buraya yazsam kaç satır sürer kestiremiyorum bile. "Fenerbahçe'ye karşı oynayan her rakibin antrenörünün korkak olması" diyelim siz getirin devamını. Burada yine "x tatili, z rezilliği " temalı bir yazısı var Trt' ye verip veriştirdiği. Özellikle X ve Z dedim çünkü bu yazıyı alıp X yerine organizasyonların (olimpiyatlar, dünya kupası, avrupa şampiyonası hiç farketmez), Z yerine de yayıncı kuruluşun ismini yazdığınızda nur topu gibi bir Hıncal Uluç olabilirsiniz. Trt bu işi iyi bilmiyor belki ama Hıncal üstat daha Dünya Atletizm şampiyonası nerede yapılıyor onu bilmiyor. İşte Hıncal Uluç'un bakış açısı, "kendine bakmadan karşıya sok sokabildiğin kadar". Spor bilgileri Hıncal Uluç ve yorumlarından ibaret olan insanlara üzlüyorum bu yüzden. Dünya Atletizm Şampiyonasını Berlin'den Münih'e taşıdığı yazı aşağıda. "Federer adam değil" diyen bi adamdan ne beklersiniz ki

"Çirkin TRT, saygısız yayıncılık!..

Allahtan Eurosport var.. Allahtan Eurosport'da seyirciye ve spora saygı duyan, ekran başına derslerine çalışıp gelen sunucular var da, Dünya Atletizm Şampiyonasını izlemek için TRT'ye muhtaç olmuyoruz.. Atletizmi, adı Dünya Şampiyonası da olsa spordan saymayan bir yönetim anlayışı.. 25 yıldır atletizm anlattıkları halde, hâlâ bu sporu öğrenme zahmetine katlanmayan sunucular.. TRT Spor yüz karasıdır, utanç vericidir.. Bu ülke insanının vergilerinin çöpe atılmasıdır. Şampiyonayı Eurosport'dan izliyorum, ara ara Nejat Kök'ün yorumlarını merak ettiğim için TRT3'e dönüyorum. Ama TRT'nin çok geveze, o ağız ishali, o çok ama boş konuşan sunucuları Nejat'ı oraya süs diye götürmüş olmalılar. Konuşmasına izin vermiyorlar.. 800 metre kadınlar finali bitti.. TRT'ye döndüm.. Bu erkek olduğu iddia edilen ve kadınlık testine giren Güney Afrikalı oğlan çocuğu görüntülü mucize genç kız için Nejat ne diyecek diye.. Aaa!.. TRT yayını kesti.. Hep böyle yaparlar.. Kenan'dan bu yana hep böyle yaparlar.. Atletizm pistte yapılan koşudur. O bitince yayın biter.. Oysa dünyanın en büyük, en müthiş atletizm olayı dekatlon devam ediyor.. Dünyanın en güçlü insanları, yüksek atlamayı sürdürüyorlar.. Daha sonra da 400 metrede yarışacaklar.. Ama Dekatlon, o Kenan'ın anlatımlarıyla bu ülkede efsane olan dekatlon TRT için spor değil.. Cart diye kestiler yayını ve neye geçtiler.. "Ligde haftanın maçları.." Yahu o maçlar oynanalı üç gün olmuş.. Meraklısı 33 kez seyretmiş, Çarşamba gecesi o saatte ekran başında sadece atletizm meraklıları var, bu çiğlik, bu iğrençlik yapılır mı?.. Yapar.. Dünya Şampiyonası'nın sabah seanslarını yayın gereği dahi görmeyen TRT kafası bunu ilk defa yapmıyor ki.. Gene yaptılar.. Futbol girdi.. Altında da alt yazı geçiyor, günün en son haberlerini veriyorlar.. Sevsinler.. Gecenin saat 23.00'ü.. Alt yazıda "Nevin Yetkin bu akşam 100 metre engellide yarı final koşacak" diyor.. TRT haberciliğine, laubalilik, sorumsuzluk ve insanı adam yerine koymazlığına bakar mısınız?.. Nevin yarışıp eleneli 3 saat olmuş. Bir saat önce de final yapılmış, 100 engelli bitmiş. TRT hala öğlen 12.00'nin haberini geçiyor alt yazıda.. Döndüm Eurosport'a.. O müthiş dekatlonu seyrettim.. Son senelerin en çekişmeli mücadelesi.. Altına yarışan en az beş adam var.. Altıncısı da Dünya Rekortmeni.. Öylesi.. Ve de Münih Olimpiyat Stadı tıklım tıklım dolu, kimse terk edip gitmemiş.. Giden sadece TRT.. Bu halkın vergileri ile bu yayını satın alan, bu halkın vergileri ile koskoca bir ekibi Münih tatiline yollayan TRT.. Gece yarısı, TRT3'e döndüm.. "O alt yazı yanlışlıkla orda kalmıştır. Düzeltmişlerdir" diye saf saf umut ederek.. Saat 24.00'te hâlâ "Nevin Yetkin bu akşam yarı final koşacak" yazısı dönüyordu.. Çünkü sorumsuz birinin ekrana yazdığı okuyup, rezilliği düzeltecek tek kişi yoktu TRT'de.. TRT Spor Servisi'nde.. Kurumda ferd-i vahit kendi yayınını izlemiyordu, bakar mısınız?.. Bay İbrahim Şahin.. Ben Hıncal Uluç.. TRT'ye Tele-Pazar yaparak eşek yükü ile para kazanıyordum. Programı bitirdiler diye TRT düşmanı oldum. Onun için bunları yazıyorum.. Siz sakın bana inanmayın.. Bu yazıya itibar etmeyin.. Bu muhteşem spor uzmanları, bu harika yayıncılarla, TRT'yi yönetmeye devam edin olur mu?.. Hatta Olimpiyatı piç edenlere yaptığınızı yapın.. Münih dönüşü, TRT Spor Servisi'ne gene plaket verin. Sizin gibi Genel Müdüre o yakışır!.. "

Bir plaket de Hıncal Uluç'a lütfen... Münih'te mavi pist vardı da biz mi koşmadık Ercan?

Inglourious Basterds

Sinemayla çok içli dış olmama rağmen burada fazla film yorumu yapmam; ancak Quentin Tarantino'nun yeni filmi biraz istisna gösterilmeyi fazlasıyla hakediyor.

2. Dünya Savaşı filmlerini nasıl bilirsiniz? Onu geçelim tarihi filmleri nasıl bilirsiniz? Bir yönetmen ele alacağı konuyu, dönemi inceler oyuncularını belirler ve kendi çizgisinde tarihsel bir yorum yapar; lakin bir konu pek çok kez tekrar edilirse artık seyirciyi sıkmaya başlar. Bunun en iyi örnekleri Vietnam ve 2. Dünya Savaşı filmleridir. Burada karşımızda yine bir 2. Dünya Savaşı filmi var. Tek bir farkla, yönetmen Tarantino ve 2. Dünya Savaşına bakışı tamamen sapıkça. Öncelikle söyleyelim bu filmdeki olayların çoğu gerçekten olmuş olaylar değil. Tarantino kendi tarihini yazıyor. Herkesin ruh hastası olduğu bir dünya var karşımızda. Belki de bir bakıma 2. Dünya Savaşı parodisi bu. Zaten bu şekilde bir üslupla film çekebilecek bir tek Coen Kardeşler var Tarantino'dan başka.

Filmi izlerken ekibin bu filmi çekerken oldukça eğlenmiş olduğunu farkedebilirsiniz. Filmde patlatılan çoğu kahkaha içten geliyor sanki. Hikayeden çok bahsedip tadını kaçırmak istemem. Özetle bir grup Amerika destekli Yahudi' nin kuruduğu Nazi Avcısı bir ekibin hikayesi. Yan hikayeler de oldukça fazla elbette. Burada özeliikle Christoph Waltz ve Til Schweiger'e özel birer yer ayırmamız gerekiyor. İkisi de mükemmeller zira. Hans Landa ve Hugo Stiglitz gibi iki unutulmaz karakter kazandırmışlar sinema dünyasına. Özellikle Hans Landa karakteriylr Christoph Waltz ışıldıyor (kaç dil konuşabildiğini de merak etmiyor değilim). Brad Pitt de oldukça iyi. Aksanını bütün film boyunca bir ritm gibi ayarlıyor, oldukça komik bir konuşma tarzı ortaya koyuyor. Özellikle Albay'ın İtalyanca konuştuğu sahnedeki mimikleri çapını belli ediyor. Melaine Laurent de soğuk güzelliği ve etkileyici oyunculuğuyla dikkat çekici. Filmin tek zayıf halkası Diane Kruger bence. Bu kadar iyi oyunculuğun yanında "kalaslığıyla" çok sırıtıyor.

Filmin bir askeri mahzen-bar karışımı mekanda geçen kısmı özellikle uzun züre hafızalardan çıkmayacak performanslara ev sahipliği yapıyor. Bunun dışında Tarantino tarzı bölüm geçişleri, sarı yazıları ve ekranı bolca kırmızıya boyayan ölüm sahneleri üst düzey bir sinematografi sunuyor bizlere. Keza finali de biraz önce bahsettiğim bölüm gibi bir klasik haline gelebilir. Kendinizi "yüzlerce insan ölürken hiç bu kadar kahkaha atmış mıydım?" diye sorarken yakalayacaksınız.

Film mesaj kaygısından ziyade dalga kaygısına sahip. Yani mesaj vermeliyim mantığıyla gitmiyor. Önüne geçen her şeyle dalga geçiyor. Savaş olgusu, Almanlar, Amerikalılar, Yahudiler, Fransızlar hepsi nasibini alıyor bu bombardımandan. Çoğu kişininin düşündüğü gibi bir Amerikan propagandası yok aslında. Daha çok Amerikalıların iki yüzlüğünden bahsediyor. Burada ekşi sözlük'te tam da anlatmak istediğim şeyi yakalamış olan mükemmel bir entry'i paylaşmak istiyorum. Kumru Jr takma adlı bir yazar tarafından yazılmış. Spoiler içeriyor dikkat.

"Amerikan tarihinin en kısa özetini aldığımızda göze çarpan en büyük "düşmanları" Kızılderililer ve radikal İslamcılar olmuştur. Amerika'nın topluma dayattığı bu sübjektif tarihte aklımızda kalan iki olgudan Kızılderililer ile ilgili olanı kafa derisi yüzerek ne kadar vahşi oldukları iken, radikal İslamcılar ile ilgili olan ise intihar bombacısı kullanarak sivil-asker demeden yaptıkları katliamlardır. Tarantino da filmde soysuzlar çetesine bu iki taktiği de kullandırarak, Amerika'nın yeri geldiğinde sırt çevirdiği bu taktikleri kullanmaktan asla çekinmeyeceğini göstermiştir.

Soysuzlar çetesi, baskın yaptıkları zaman ele geçirdikleri Nazi'lerin kafa derilerini yüzmüş ve hatta günümüz Taliban'ın kullandığı taktiklerden birisi olan kafa keserek adam öldürme eyleminin Tarantino çeşnili hali olan Beyzbol sopası ile adamı döven jJwbear karekterini de yaratmışlardır. Taliban bu vahşetin video kaydını yayınlayarak düşmanına psikolojik baskı oluşturmayı hedeflemişse, aynı şekilde Soysuzlar çetesi de aynı bağlamda baskınlarında bir Nazi'yi canlı bırakarak olanları diğer askerlere anlatmasını ve aynı terör etkisini oluşturmayı hedeflemiştir.

Yine filmin final sahnesinde görüldüğü üzere, Soysuzlar çetesi, "savaşı bitirmek için", üst düzey Nazi yetkililerini öldürmeye karar vermiş ve bunun için en uygun yöntemin ayaklarına dinamitler bağlanmış iki askeri sinema salonunu havaya uçurarak yapmasına karar vermiştir. ancak tıpkı filmde altı çizildiği gibi salonda sadece askeri yetkililer değil aynı zamanda film eleştirmenleri, film yapımcıları, ünlü oyuncular gibi siviller de mevcuttur. Amerika, günümüzde en çok eleştirdiği sivil ölümlerini bu kurgu filmde hiçe saymaktadır"

Evet işte Tarantino tam olarak da bunu vermeye çalışıyor. Amerikan yanlısı bir yanı pek yok yani filmin. İlk iki bölümü’nün senaryolarının 20 yıl öncesinde yazıldığını hatırlatalım. Tarantino uzun yıllardır hayalini kurmuş yani bu yapımın. Son sahnede Brad Pitt’in ağzından “bu benim şaheserim olabilir” cümlesi duyuluyor. Bu çok yüksek ihtimalle Tarantino’nun bu filmine bakış açısını yansıtan bir replik olmuş. Yönetmenin ağzından bir son gibi. Neden “bastards” değil de “basterds” diye sorarsanız mantıklı bir cevabı yok. Kelime oyunu yapılmış. Büyük ihtimalle normal bir film değil bu mesajını daha insanlar afişi görünce anlasın diye yapılmış.

Artık toparlasak iyi olur. Mükemmel bir soundtrack'e sahip, fazlaca Tarantino sosuna bulanmış, sapık ruhlu, itici, komik ve manyak bir 2. Dünya savaşı yorumu izlemek istiyorsanız bu filme mutlaka gidin derim. Ana karakterleri korunmuş, üzerine bir sürü kurmaca karakter eklenmiş, gerçekte olduğundan bambaşka bir son ile biten bir savaş ve “geberip duran” bir sürü tip. Başarılı, üstelik de rahatsız edici derecede başarılı bir yapım bu; kaçırılmaması gereken.



21 Ağustos 2009 Cuma

Ayıp


Herkes "Semanya erkek mi" diye tartışadursun Usain Bolt tarih yazmaya devam ediyor. 100 metre rekorundan sonra fırından şimdi de 19.19'luk dereceyle 200 metre rekoru çıkardı. Diğerlerine ayıptır.

20 Ağustos 2009 Perşembe

Bu Erkek Ayol

Dünya Atletizm Şampiyonası yetkilileri de aynı cümleyi kurmuş olacaklar ki bayanlar 800 m şampiyonu Caster Semenya' ya cinsiyet testi yaptırma kararı aldılar. Gerçi daha önceden alınmış ama sonuçlar finale yetişmediği için Semenya çıkıp altınını almış. Diğer atletlere sağladığı ezici üstünlüğü (yarışta da en yakın rakibine epey fark atmasını) düşünürsek haklılar bu testi yaptırmakta. Eğer doğuştan gelen hormon bozuklukları varsa dereceleri ve madalyası kabul görecek; ancak sonradan hormon müdahelesiyle bu hale geldiyse o zaman sorun başlıyor işte. Öyle bir sonuç çıkarsa git erkeklerle yarış mı diyecekler bilinmez tabii.

Resme bakınca insanın "bildiğin erkek" diyesi geliyor yalnız. Rachel McAdams'ın üstüne gitmedi bu.

Rachel McAdams


Viva la Vida

Acetoblog'da Bülent Timurlenk abimiz Guardiola'nın Coldplay hayranlığı ve takım otobüsünde sürekli Viva la Vida' nın dinlenmesinden bahsetmişti. Bu yaz gittiğim şehirlerden biriydi Barcelona. E Barcelona'ya gidip Nou Camp ve tesislerini gezmemek olmaz tabii. Bu fotoğraf Barcelona müzesinin baş köşesinden. Bu sene kazanılan bütün kupaları dizmişler (hokey, hentbol ve daha bütün spor dallarında kazanılan kupalar da var). Köşenin yıldızları da bu üç kupa tabii ki. Hemen yanında bulunan ekranda 6-2 lik El Clasico, Şampiyonlar Ligi finali, Kral Kupası finali ve Barcelona'nın şampiyonluğu garantilediği Deportivo maçı görüntüleri var. Şenlikli geçen sezona ayrılmış güzel bir köşe. Fon Müziği? Viva la Vida elbette.

18 Ağustos 2009 Salı

Aptalca Sorunlar

Efendim günlerdir yaşadığım internet problemler nedeniyle bloga hiçbir şey yazamadım malum. Haftanın 5 günü olmayan rezil bir internet bağlantısı var. Gidip - gidip geliyor sürekli. Bağlandığı kısa dakikaları yakalarsam şanslı hissediyorum kendimi. Bilgisayarcılarda sürekli gidip geliyorsa yapabileceğimiz bir şey yok telekom'dan kaynaklanıyor dediler. Nasıl çözeceğimi bilemiyorum şu anda. Düzelince doğru dürüst yazmaya başlarım (düzelirse tabii). Telekom bir kez daha lanet okutacaksın kendine.

6 Ağustos 2009 Perşembe

Jukebox - 5

1. Louis Armstrong & Ella Fitzgerald - Love Is Here To Stay

2. Nina Simone - Brown Eyed Handsome Man

3. Annie Lennox - I Saved The World Today

4. The Temptations - My Girl

5. Ronan Keating - When You Say Nothing At All

Çok Da Süper Olmayan Bir Kupa

Bu statta yapılan herhangi bir organizasyon kimseye tat vermiyor bu ülkede artık. Gidip izlemek zaten ayrı dert de, televizyondan bile insana bir bıkkınlık geliyor. Havasından, suyundan demek lazım. Beşiktaşlı arkadaşların Fenerbahçe' yle oynama konusundaki eleştrilerini de anlayamıyorum. Sonuçta ortada belli bir prosedür var. Üzerinde bik bik konuşmaya lüzum yok.

Maça gelirsek; sezon başı olduğundan iki takımdan da üst düzey performans beklemek hayalcilik olurdu zaten. Bu takımlar hazır değil laflarına pek itibar etmemeli o yüzden. Ağustos başında bir takım nasıl hazır olabilir ki? Maçı anlatmak yerine birkaç oyuncudan bahsedelim. Fenerbahçe' nin stoper ikilisi ayakkabıma bile güven vermiyor. Mutlaka transfer yapılmalı. Özellikle Bilica fiziğiyle sağlam müdahaleler yapsa da sürekli ileri çıkarak yerinin boş bırakıyor. Önder'le uyumlu değiller. Vederson sol kanatta iyice kızışan yarışta ben de varım dedi bu maçta. Volkan Demirel bildiğimiz gibi, "Volkan Demirel'in kontrolünde direkten dönen toplar " bir fenomen oldu artık. Cristian' ın geçen seneden sonra taraftara bir ferahlık getireceği açık ancak çok sorumluluk almıyor. Bir kaç hafta daha beklemek lazım onu konuşabilmek için. Keza Dos Santos da öyle. Yetenekli ve zeki olduğu her yönünden belli; ancak bir omuz koysam yere yapışacak gibi duruyor. Fizik eksiği var yani. Alex ve Güiza geçen seneye baktığımızda yeni transfer bile sayılabilirler. İkisi de çok istekli ve hırslı oynuyorlar. Birbirlerine nefis paslar çıkardılar. Yine de Rüştü balını ancak 90+1 de geçebildiler. Bu sene çok daha faydalı olacakları izlenimini edindim ben. Emre ve Kazım Honved maçındaki mükemmel performanslarını sürdüremediler. İkisi de vasattı. Tello Gökhan Gönül'e zor anlar yaşattı, Gökhan da Honved maçının çok daha altında bir performans gösterdi; lakin Fenerbahçe' nin en istikrarlı isimlerinden olduğunu unutmamalıyız. Sezon içinde formu yükselecektir. Transfer yapılırsa yedek kulübesinden kombine alacak Deivid de fena değildi diyebileceğimiz bir performans gösterdi. Daum' un takımı ile Aragones'in takımı arasında yine de bariz bir hırs ve kaynaşmışlık farkı var. Bu kupa da hem Türkiye Kupası adına bir rövanş oldu hem de sezon öncesi takıma moral kazandırdı. Başka da bir işe yaramaz zaten.

Beşiktaş'ta ise yeni transferlerden İsmail ve Fink' i beğendim. Özellikle İsmail İbrahim Üzülmez kangreninden kurtaracak gibi Beşiktaşlıları. Fink hücuma dönük bir şey yapmasa da bölgesini oldukça iyi idare ediyor ve Ernst'e rahatça ileri çıkma imkanı yaratıyor. Ferrari' nin apoletinde "Serie A stoperi" yazdığı için bu sene bol bol kredisi olacak. Kötü de oynamadı zira; ancak Sivok'la sık sık adam kaçırıyorlar arkaya. Nihat'ın zaten Beşiktaş'a faydalı olabileceğini düşünmüyordum, bu maçta da bir hayalkırıklığı hikayesinin ilk örneğini verdi bence. Ernst her zamanki gibi çok faydalı. Yusuf kanatta şaşkın horoza dönmüş. Nobre dünyada adam geçemeyen tek Brezilyalı. Tello'ya 10 üzerinden 7 veririm, Bobo'yu da hiç beğenmedim. Mustafa Denizli halinden pek hoşnut değil gibi. Hem lig için hem de Şampiyonlar Ligi için Beşiktaş ilk aşamada olumlu bir izlenim yaratmadı bende; ama başta dediğim gibi Ağustos' taki maça bakarak sezon için sallayamayız. Henüz erken.

Yıldırım Demirören de kızını bir diyetisyene götürsün. Gittikçe şişiyor.

Yorumsuz - 6

5 Ağustos 2009 Çarşamba

Xabi Alonso da Madrid Uçağında

İlk "Los Galacticos" döneminden alınan derslerin sınavı bu Real Madrid için. Eskisi gibi bütün konsantrasyonu hücuma yığıp, bir facia yaratmak istemiyorlar haliyle. Kaka - Ronaldo - Raul - Benzema 'nın arkasını Lassana Diarra' ya bırakamazlardı elbet. Geçen sezon kıymete bindiği Liverpool' da 2 sene önce istenmeyen adamdı. Şimdi "gitme" diye pankart açıyorlar ama ne fayda? Bir Real Madrid sempatizanı olarak beni mutlu eden bir transfer bu. Madrid' de geçen sene ön libero bölgesi Fenerbahçe' nin Maldonado - Josico dönemini andırıyordu. Şu aşamada en gerekli oyunculardan biriydi Alonso. Manchester' dan sonra Liverpool da kan kaybediyor. Chelsea seneye ligi alır diye de yollayalım aradan.

4 Ağustos 2009 Salı

Elano

Haldun Üstünel adı artık klişe oldu; ama adam biliyor işini işte. Yıllarca Lincoln' e kral muamelesi yapan Galatasaray taraftarı Elano' yu daha çok benimseyecektir. Yetenek açısından farkları olmadığını düşünsem de karakterleri arasına otoban döşenir bu adamların. Bu yüzden Lincoln' e tercih ederim ben. Arda' ya yine kanat yolları gözükür.

" Elano kaç Alex eder? " Bu cümleyi ilk kurana Joke Perestroyka' da yemek ısmarlayasım var.

2 Ağustos 2009 Pazar

Kobe Bryant

Efendim malum Lakers' ın şampiyonluğu üzerine iki kelam etmek gerek; ancak zaten bugüne kadar herkes okuyacağını okuduğundan ben biraz daha özele inip Kobe Bryant üzerine bir şeyler söylemeye çalışacağım. Kobe'nin son yıllardaki gelişimi ve özellikle Michael Jordan'la karşılaştırılması üzerine....

-"Neden büyük harf kullanmadın" derseniz aşağıdaki yazı 15 Haziran tarihinde ekşi sözlüğe kobe bryant başlığı altına yazdığım yazının copy-paste ile buraya taşınmış halidir, o yüzden büyük harf bulunmamaktadır. Tekrar baştan yazmak istemediğim için direk buraya geçirmek durumunda kaldım. -

2004 yılında lakers finalde detroit pistons' a kaybedip darma duman olduğunda gelmiş geçmiş en iyilerden olabilmesi, hatta michael jordan'la kıyaslanabilmesi için önünde atması gereken çok büyük adımlar olan oyuncuydu. hatta phil jackson'ın o sezonu anlatan "ruhunu arayan takım" kitabını okumuş olanlar bilir, phil takım içindeki birçok sorundan kobe'yi sorumlu tutuyor, gm mitch kupchak'e kobe'yi yollaması için baskı yapıyordu. mitch'in ise kobe'nin önünde daha uzun bir kariyer olduğu gerekçesiyle bunu reddettiğini biliyoruz. hatta phil bir bölümde "seneye kobe varsa ben yokum" dediğini de söylüyor. o sene ayrılan phil jackson ve shaquille o'neal'ın ardından lakers tarihinin en kötü sezonlarından birini yaşıyor, playoff dışında kalıyor, kobe'nin shaq' siz hiçbir şey olmadığı, michael jordan'la asla kıyaslanamayacağı söyleniyordu. işte o sezondan itibaren nba' in bu en antipatik adamının sonunda en saygı duyulan adamı haline geldiği yolculuğu başladı.

önce nba tarihine geçecek performanslar verdiği, bireysel gücününün sınırlarını gösterdiği (81 sayı, üç çeyrek 62 sayı, 4 maç üstüste 50+ sayı, 35 ortalama vs vs) sezonlar geldi. bu performanslar onu nba'in en iyi skorerlerinden biri olmaktan, en iyi skoreri seviyesine yükseltti ve ilk adımı atmış oldu; fakat bunun yetmeyeceği aşikardı. phil jackson'ın da dönüşüyle lakers yeniden bir yapılanmaya girmişti (bu dönemde shaq'in miami ile bir şampiyonluk kazandığını da hatırlatalım, bu durumun kobe'yi kamçılamış olması yüksek ihtimal). artık kobe'nin etrafındaki kalasların yerine daha iyi ve kaliteli oyuncular gelmeye başlamıştı. işte burada kobe çok önemli bir şey yaptı. lige girdiğinden beri eleştirilen egosunu minimum seviyesine indirmeyi başardı. bireysel limitlerinin sınırlarını zorlamasından sonra bunu yapması da ikinci adımı oldu. takımı için daha çok oynamaya, takım arkadaşlarına liderlik etmeye başladı. 2007-2008 sezonunun mvp'si olmayı başardı. gasol' un da katılımıyla eksik parçayı tamamlayan lakers o sezon batıyı 1. bitirip nba finaline kadar yükseldi. celtics'in geriden geldiği o 4. maç olmasa belki şampiyon da olabilirlerdi ama nihayetinde ezeli rakiplerine 4-2 kaybedip sezonu noktaladılar.

kobe istediğinde arkadaşlarını nasıl ön plana çıkarabileceğini göstermiş, oyununu bir üst seviyeye taşımıştı. yeniden zirveye çıkabileceğini gösterdiği o sezon attığı bir diğer büyük adımdı. en nihayetinde kariyerinin tek eksik parçasını tamamladığı bu sezona geliyoruz. özellikle kobe'nin geçen sezonki yenilgiden ne kadar hırslandığını da görebiliyoruz. 2008 finallerindeki basın toplantılarında hep neşeli ve şakacı olan, hatta boston'ın 24 sayıdan geri geldiği maç sonunda bile şaka yapmayı başaran kobe'nin gittiğini, yerine 25 sayı farkla maçı kazansa bile son derece ciddi bir şekilde sadece şampiyonluğu istediğini söyleyen bir kobe'nin geldiğini gördük. normal sezonda da mvp yarışını ikinci bitiren kobe, playofflar boyunca takımının en ihtiyaç duyduğu yerlerde sahneye çıkarak takımını nba finaline çıkardı ve en nihayetinde tecrübesiz magic'i yenerek kariyerinin tek eksik parçası olan nba final mvp'si ödülünü ve bir daha asla kazanamaz, shaq'siz yapamaz eleştirilerini toprağa gömerek çok istediği şampiyonluğu takımına kazandırdır. bunu da 30.2 sayı, 5.3 ribaund, 5.5 asist gibi etkileyici istatistiklerle yaptı (final ortalamaları 32.4 sayı, 5.6 ribaund, 7.4 asist)

artık bu saatten sonra nba'in şu anki en iyi oyuncusunun kim olduğunu tartışmanın lüzumu olmadığı açık. muadillerinin (tracy mcgrady, allen iverson, vince carter) nerede olduklarını biliyoruz. yeni jenerasyon süper starlardan da (lebron james, dwyane wade, carmelo anthony, dwight howard) hala bir gömlek üstün olduğu ortada. tarihteki yerini tartışabiliriz ama; kobe yukarıda kabaca anlatmaya çalıştığım evrimi geçirmeseydi müthiş yetenekli; fakat şımarık, egoist, itici bir yıldız olmaktan asla kurtulamaycak ve hiçbir zaman bu kadar büyük bir oyuncu olamayacaktı. lakin o gereken adımların hepsini atmayı başardı ve bugün bulunduğu seviyeye yükseldi. en iyi olduğunu kanıtladı. hala birkaç özel "hater" ı var; ama onların da içlerinde bir yerde artık saygı duyduklarını tahmin ediyorum.

en sonunda gelelim artık daha da çok konuşulmaya başlanacak kobe vs michael jordan olayına. baştan söyleyeyim şu anda hala michael jordan' ın gelmiş geçmiş en iyi oyuncu olduğunu düşünüyorum. belki onu kobe' nin yarısı kadar sevmiyorum ama müthiş saygı duyuyorum. bir önceki cümledeki "hala" ibaresini kullanmamsa kobe'nin gittikçe o seviyeye yaklaşıyor olmasından ileri geliyor. iki oyuncuyu hangisi daha iyidir diye karşılaştırmada kullanabileceğiniz en somut argümanlar kazandıkları başarılardır. yoksa hangisi daha yetenekli, daha hırslı vb şeyleri karşılaştırmaya çalışırsanız işin içinden çıkamazsınız ( federer vs nadal, ronaldo vs messi, alex vs hagi vesaire vesaire). kobe ve jordan'ın da çıkıp birebir maç yapmadıklarını ve tabiiki en önemlisi aynı dönemde oynamamış olmalarını (kobe'nin çaylak sezonu var bir tek) göz önünde bulundurursak onları karşılaştırmak çok zor; fakat şu bir gerçek ki kobe artık michael jordan'la kıyaslanabilecek seviyeye yükseldi. hala jordan seviyesinde değil ama önce de söylediğim gibi giderek yaklaşıyor ve üç sene önce kıyaslanmayı haketmiyordu, artık hakediyor. vince carter olsun, lebron olsun diğer karşılaştırılan oyuncular bu seviyenin çok çok altındalar.

son bir cümleyle toparlayalım. artık kobe mi michael mı tartışmasının başladığı yerde insanların "ya bırak allasen", "yok artık" deme lüksleri kalmadı bence. kobe bryant dün gece itibariyle artık bu kıyaslamayı hakedecek seviyeye geldi. bu kıyaslamayı hakedecek tek oyuncu olduğunu gösterdi. jordan hala önde; fakat lakers'ın bu kadro ile daha en az 2 yıl şampiyonluğun en güçlü adayı olduğunu ve kobe'nin daha 30 yaşında olduğunu göz önüne alırsak kobe' nin eli güçlü. mj' e bir adım daha yaklaşabilir, aynı seviyeye gelebilir ve hatta onu geçebilir de. bekleyip göreceğiz...

26 Temmuz 2009 Pazar

Dönüş

Evet efendim bu uzuuuun süren araya nihayet son noktayı koyabildik. "Ulan hayvan herif hani öss bitince dönüyodun?" tadında haklı bir soru sorabilirsiniz tabii ama öss senesinin sıkıcılığından olsa gerek tatili hemen sınav sonrasına çektim ve uzun bir avrupa gezisine çıktım (interrail) ancak bu hafta dönebildim. Öss puanım fena değil 327 almışım istediğim üniversitelere ve bölüme girebiliyorum şu anda; lakin karar veremedim. Mesela yarın Başkent üniversitesi rektör yardımcısıyla bir görüşmem var salı günü de İstanbul' a Koç ve Sabancı üniversitelerini gezmeye gideceğim. Bu koşuşturma dolayısıyla bir hafta kadar daha uzak kalacağım bloga. Bir senelik arada blogun pek takipçisinin kaldığını zannetmiyorum ama tesadüf de olsa Koç ve Sabancı üniversitelerinde okuyan birinin yolu buraya düşerse bir yorum bırakıvermesini rica ediyorum. Bir de iktisat mı işletme mi ona tam karar vermedim. Bu konuda da görüşlerinin bildiren olursa çok sevinirim.

Tercihler bittikten sonra sakin kafa bloga kesin dönüş yaparız artık.

31 Ağustos 2008 Pazar

Mecburi Uzuuunca Bir Ara

Beercholic kardeşim ÖSS illeti yüzünden bloguna uzun bir süre ara vermiş (fotoyu da ondan aldım zaten). Ben biraz daha direnmeyi istiyordum ama artık benim de ara verme zamanım geldi. Gelecek sene bu dönemlerde yine dershaneye gidiyor olmamak için işi sıkı tutmak lazım. Haziran ayında geri döneceğim büyük ihtimalle. Üniversiteli biri olarak yeniden karşınıza çıkmak dileğiyle....

Blogu takip eden, ara sıra da olsa yorum yazan herkese teşekkürler. Futbolsuz kalmayın!

28 Ağustos 2008 Perşembe

Kuralar

A grubu: Chelsea, Roma, Bordeaux, Cluj
B grubu: Inter, Werder Bremen, Panathinaikos, Anorthosis
C grubu: Barcelona, Sporting Lizbon, Basel, Shakhtar Dontesk
D grubu: Liverpool, Psv Eindhoven, Marsilya, Atletico Madrid
E grubu: Man. United, Villarreal, Celtic, Aalborg
F grubu: Lyon, Bayern münih, Steaua bükreş, Fiorentina
G grubu: Arsenal, Porto, Fenerbahçe, Dinamo kiev
H grubu: Real madrid, Juventus, Zenit Petersburg, Bate Borisov

Klişe tabirle orta şekerli bir kura oldu bu. Chelsea ve Roma'nın olduğu A grubuna düşmeyelim de ne olursa olsun diyordum sıra bizim torbaya geldiğinde. Nitekim fena kura olmadı. Arsenal 1. liği zaten alır da Porto ve Dinamo Kiev bizi geçen sene PSV ve CSKA' nın yaptığından daha çok zorlayacak gibi. Quaresma gitse de Porto güçlü ekip. Dinamo Kiev Spartak' a 2 maçta 8 gol atarak geldi ama Spartak Moskova MTK'dan çok mu üst seviyedeydi derseniz hayır derim. Allah'ın kışında Kiev'de yapacağımız maç çok zor geçecektir. 2 sene öncesinden kalan bir hasabımız da var onlarla. Ne diyelim hayırlısı olur inşallah....Diğer grupları da yazardım ama ödeve batmış durumdayım. Fenerbahçe maçları dışında rahatça oturacak vaktimiz yok. Ne biçim hayat bu?

Zafer!

26 Ağustos 2008 Salı

Milan Baros Aslan Oldu

Kardeşim ben Fenerli değil miyim? Ben değil Webaslan diyor zaten Aslan oldu'yu. Kartvizitinde Euro 2004 gol kralı yazmasa bugün gördüğü değeri asla göremeyecek bir adamdır Milan Baros. O turnuva' nın üzerine koyabilmiş midir? Hayır. Gel gör ki Türkiye standartlarının üstünde bir oyuncu olduğu ortada. Fenerbahçe sezonu transfersiz kapatırsa Galatasaray uzun yıllar sonra ligin en iyi kadrosuna sahip takım ünvanını almıştır bugün itibariyle. Baros'u bilmem de Kewell' dan tırsarım ben. Yine de Baros son yıllarda oynadığı havada takılırsa çok verimli olmaz da havaya girerse golleri sıralar.

"Ümit mi Nonda mı kulübeye?" sorusuna Skibbe cevap verecek. Benim cevap beklediğim soru son yıllarda "bizim parayla pulla işimiz olmaz ruh muh bilmemne, hep başkanınızın parası " muhabbetleri yapan Galatasaraylı arkadaşlar şimdi neden tüküre tüküre "Kewell' ı aldıkk...Ooo Baros'da bizde, büyük başkan helal olsun" diyor. Kewell ve Baros Galatasaray ruhuna mı tav oldular? Biri bana onu açıklasın.

24 Ağustos 2008 Pazar

Shevchenko Yeniden Milan'da

San Siro'da kralken "çocuğum İngilizce öğrenecek" bahanesiyle Abramovich ve sıcak parasının yanına kaçmıştı. Mourinho'yla yıldızı hiç barışmadı. Hatta oynamazken Abramovich' le yakınlığı vasıtasıyla Mourinho' nun kuyusunu kazdığını bile söyleyenler var. Grant' de kendisine yüz vermeyince çareyi geri dönmekte bulmuş Sheva. Milan' da ondan sonra forveti bir türlü oturtamamıştı. Onlar için de hayırlı olur ama bakalım taraftar onu eskisi gibi bağrına basacak mı? En kısa sürede form tutması gerek. 7 numarayı da Pato'dan alıp ona geri vermezler herhalde.

Chelsea'nin onun için ödediği 45 Milyonun karşılığı 47 maçta 9 gol oldu. Maç başına neredeyse 1 Milyon. Vay anasını! Abramovich' e koymaz gerçi.


Dershane hayatı da beni vurdu bu arada. Yoğun program zırvası yüzünden bloga yazamaz oldum ama elden bir şey gelmiyor. Bugün sınav olduk, iyi sonuç aldım, rahatız 2 gün.

20 Ağustos 2008 Çarşamba

Mateja Kezman PSG ' de

Fanatik, Fotomaç daha ne olduğunu anlayamadan bir anda Fenerbahçeli olmuştu Kezman. Yıldızının parladığı PSV döneminin ardından başarısızlıkla sonuçlanan Abramovic kontrolündeki Chelsea ve Atletico Madrid maceraları. Fenerbahçe belini yeniden doğrultmak için bir kapıydı,tıpkı Anelka gibi. Gol istatistikleri kötü olmasa da kimi zaman kaçırdığı gollerle kimi zaman da formsuz dönemleri yüzünden sevilmedi Fenerbahçe taraftarları arasında. Ben çok severdim o ayrı tabii. Çok zor dönemler de yaşadı. Manisa'da "help me" diye Tanrıya seslenişi, "Are You Player" vakasında gaza basıp gitmek yerine kapısını açıp o gerizekalıları dinlemesi, sezonun son maçında tribünleri adeta veda ediyormuşçasına gezerken oluşan duygusal hava...

Duygusal adamım ben. Benim gibileri etkiliyor böyle durumlar. Bu yüzden seviyorum büyük ihtimal. Kezman da duygusal futbolcu deyince aklıma ilk gelen isimlerden biri oldu şu dönemde. 2 sezon önce şampiyonluk maçı diyebileceğimiz maçta Beşiktaş'a attığı o nefis gol ve Süper Kupa finalinde yine Beşiktaş' a attığı kupayı getiren gol en önemli golleriydi. Ankaraspor maçında kaçırdığı penaltı ise Fenerbahçe ile yollarının ayrılacağını göstermişti. Paris Saint Germain'e kiralandı Kezman; kiralık fakat sezon sonunda PSG parasını ödeyip alacak onu. Dolayısıyla geri dönmeyecek. PSG'de giyeceği forma ise 14 numara. Yani Güiza'nın Fenerbahçe'deki numarası. Gerçi Partizan döneminde 14 numara giyermiş, 9 numara dolu diye onu almış. Güiza'yla bir alakası yok yani. Birde "bu sezon gitmezse formasını alıcam" diyordum. Olmadı.

Ne diyelim inşallah başarılı olur PSG' de. Çoğu taraftar "siktirsin gitsin" havasındaydı ama dedim ya, ben özleyeceğim.

Evladıma Miras Bu Sevda' da son bir kez "Oleeey Mateja Kezman" yazıyordu.
Son defa çekelim:

"Oleeeyy Mateja Kezman"
"Oleeeyy Mateja Kezman"
"Oleeeyy Mateja Kezman"
"Oleeeyy Mateja Kezman"

Hayvan

Usain Bolt...Artık kendisine hayvan diyebiliriz çekinmeden. Bugün 200 metre finalini de rekor kırarak kazandı. Bu sene damdan düşer gibi 100 metreye geçmiş, önce dünya rekorunu kırmış, ardından da dalga geçe geçe 100 metre finalini yeni bir rekorla kazanmıştı.

Şimdi bugün 200 metre finalinde yaptığı 19.30 luk rekoru ele alalım. Bu rekor 9.69 luk 100 metre rekorundan daha değerli aslında. 100 Metre rekorunun son dönemlerde sürekli kırıldığını ve zaten eski rekorun da kendisine ait olduğunu düşünürsek, 12 yıldır kırılamayan, kırılması imkansız gibi gözüken bir rekor olan 200 metre rekorunun daha önemli olduğu ortada. Daha önce 19.32 lik eski rekora en yakın derecenin de 19.62 olduğunu da söylersek olayın önemi ortaya çıkıyor aslında. Zaten Bolt 100 metreyi sadece kazanmak için koştuğunu ve 200 metreyi daha çok önemsediğini, rekora koşacağını söylemişti daha önce.

Artık herkes gelmiş geçmiş en büyük sprinter diyor onun için. Ben başlığa yazdığım gibi, kısaca hayvan diyorum ona.

Çinliler Bolt ve Phelps' e ne kadar dua etseler azdır. Zira bu iki efsane sayesinde unutulmazlar arasına girdi bu Olimpiyatlar

Oh Be!

Milli Güreşçimiz Ramazan Şahin Türkiye' ye ilk altın madalyasını kazandırdı.

18 Ağustos 2008 Pazartesi

Michael Phelps

2008 Olimpiyatlarında 7 Dünya 1 de Olimpiyat rekoruyla kazanılan 8 Altın, toplamda sadece 23 yaşında olmasına rağmen 14 Altın ve 2 Bronz Olimpiyat Madalyası. Olimpiyat dışında daha sayılamayacak kadar madalya ve rekor.

Phelps Kuyumculuk diye bir espri görmüştüm ekşi sözlük' te.

17 Ağustos 2008 Pazar

The Unreasonable Man's Notebook - 7

*Evet efendim en sonunda döndük. Yarından itibaren Türk gencinin en zor dönemi olan ÖSS yılı resmi olarak başlıyor benim için. Ankara Üçler dershanesindeyim eğer orda olup da bunu okuyan varsa diye yazıyorum. Haftanın 6 günü dershanede olacağım için blog sık sık aksayacak ama elden bir şey gelmiyor. Hatta bahar gibi muhtemelen bilgisayarı sökeceğim, o yüzden de uzun bir ara vermek zorunda kalacağım. Neyse artık yapacak bir şey yok çalışacağız bu sene.
*Kısa süre gittik için ama gündem doldu. Önce Fenerbahçe ve Galatasaray'ın maçlarından başlayayım. Aslında başlamasam daha iyi zira adam gibi izleyemedim maçları. Levent sporcular parkında Golden Cafe denen bir yer var. D-Smart var orada. Gittim "yer olur mu?" dedim "Kaç kişi olacaksınız?" dedi garsonlardan biri. "Bir tek ben" deyince "o zaman erken geleceksin" dedi. Nasıl bir zihniyetse artık keşke 5 deseydim. Neyse efendim civarda D-Smart lı başka yer olmadığı için oraya gittim. Ancak adamların Fenerbahçe maçı için ayırdığı televizyon "bir anda" bozulmuş. "Diğerinde Galatasaray la dönüşümle vericez" dediler. "Tartışma çıkmasın" falan dedim ama "bişey olmaz" cevabı aldım. Tahmin edilebileceği gibi bütün maçı "değiştirin artık" tartışmalarıyla izledik. Dolayısıyla maçlar hakkında pek yorum yapamıyorum. Sürekli atışma halindeydi orası.
*Olimpiyatlara geçmeden Ömer Üründül' e değinmek lazım. İnanılmaz bir sempatim var bu adama. Kenarından yeşillenmediği spor bırakmayacak gibi. Baba bir basketbol maçı anlatıyor bir voleybol. *Şu sıralar Michael Phelps ve Usain Bolt hastası olmayanı dövüyolarmış. Hasta olunmayacak gibi değiller ama.
*Elvan da rezilleri oynadığımız olimpiyatta yüzümüzü biraz olsun güldürdü. İzleyemedim yarışı ne yazık ki.
*Fotospor gazetesinin merkezini gördüm İstanbul'da. Kapıya döşemiş babalar "Efsane Fotospor" diye. Bir sürü de gazate çerçeveletmişler girişe. Kardeşim bari onları düzgün,tutmuş haberlerden yapsaydın. Dev gibi "Fred Fener'de" yazan gazeteyi falan asmışlar. Tövbe tövbe.
*Vakti zamanında favori oyuncumdu Serhat Akın. Formasını bile almıştım, şimdi küçük geliyor. Kocaelispor'la anlaşmış Serhat. Kadiköy'e yeniden geldiğini görmek ister bu gönül.
*Ahmedinejad trafiğin içine gerçekten de etti bu arada.
*Fenerbahçe Faruk Ilgaz tesislerini de gezme fırsatı bulduk bu sefer. Gerçekten çok güzel olmuş. Uyuz uyuz hamakta yattım bütün gün orada. Emekli Albay tanıdığımızın daveti üzerine hemen yanındaki Askeri yere gittik, sakalım ve şortum yüzünden siktir çektiler bana kapıda.
*Sony Ericsson T650i aldım bu arada. Gayet memnunum. Tavsiye ederim.
*Telefon dedim de 1Gb hafıza kartı aldım Sony mağazasından 35 ytl tuttu. İki sene önce 128Mb' ı 70 milyona almıştım. Teknoloji bu kadar mı hızlı yoksa ben mi sağlam bir kazık mı yemişim zamanında bilemedim.
*Beşiktaş yönetimi kolpalığa devam ediyor. İbrahimler konusunda asla affetmeyiz tarzı açıklamalar yapmışlardı, şimdi yan çizdiler. Sinan Engin "büyüklük yaptık" falan diyordu en son.
*Oktay Derelioğlu da jübilesini yaptı. Severdim onu. Ama jübile maçında 15. dakikada oyundan çıkmış. Kesildi herhalde.
*Beyti'nin yoğurtlu kebabına hastayım.
*Millet 100 metreyi ne biçim koşuyor bakalım ben ne yapacam dedim, koşu bandında son hızında 20 saniyede koştum anca. Koşu bandı da dandikmiş kardeşim.
*Fenerbahçe tribünlerinin hali ne olacak? Endişeyle gelişmeleri izliyoruz.
*Son olarak korku-gerilim filmlerini seviyorsanız The Strangers'a gidin derim ben. Beğenmeyen olmuş bayağı ama ben ölümüne gerildim. Salondaki herkes de öyleydi. Film başarılı yani. Gerilmek isteyen gitsin. Korku filminde sanatsal kaygı arayan tipleri de anlamıyorum.
*Bu arada başta dershane demiştim, Matematik ödevlerinin hiçbirini yapmadım. Yarın ağzıma edecekler büyük ihtimal.

Hadi kalın sağlıcakla...

Notebook